RAF Kapağında PAB Deseni 26 Kasım 2009
Kasım ayı kapak grafiğini yaptığımız RAF ürün dergisinin son sayısı yayınlandı…
Kasım ayı kapak grafiğini yaptığımız RAF ürün dergisinin son sayısı yayınlandı…
PAB tarafından üç ayda bir yayınlanan, betonun nitelikli ve yenilikçi örneklerine dergiye özel hazırlanan özgün proje okumaları eşliğinde yer veren, her sayıda özel bir dosyayla belirli bir konuyu yurtiçinden veya yurtdışından konuk editörlerle masaya yatıran BETONART’ın son sayısı çıktı.
Betonart’ın 2009 sonbahar sayısındaki dosya çağdaş Brezilya mimarlığını ele alıyor. Brezilya’nın çağdaş mimari dilini, üzerine kurduğu modern mimari mirası ile ilişkisi üzerinden ele alıp, bu mirası yeni nesil üretimlerin nasıl yorumladığına odaklanıyor.
Öncü modernist yapılarıyla, Batı-dışı coğrafyalardaki modernlikler arasında ayrıcalıklı bir konuma sahip olan Brezilya’da, 1930’lardan 1960’a uzanan süre zarfında, Lucia Costa ve Oscar Niemeyer başta olmak üzere dönemin mimarlarının ortaya koyduğu ürünler bir “Brezilya Modernizmi miti” yaratmıştı. Bu sayıda, sayısız dergide yer alan bu “mit” yerine, bu mitin sonrasında inşa edilenlere odaklanıldı, sözü edilen o parlak modernist dönemin daha sonraki dönemlerdeki mimarlıklara etkisi irdelendi. Dosyanın ilk metni olan “1950 ve 70’lerin Öteki Brezilya Modernlikleri” yazısında Ruth Verde Zein, 1950 ila 1970 yılları arasında inşa edilen yapıları öncüleriyle kıyaslarken, 1970’lere uzanan dönemdeki üretimin çağdaş 21. yüzyıl mimarisi için önemli ipuçları barındırdığına işaret ediyor. Flavio Coddou’nun kaleme aldığı ikinci metin, çağdaş Brezilya mimarlığıyla ilgili incelemeyi Zein’in bıraktığı yerden ele alarak, geçmiş ile güncel arasında karşılaştırmalı bir değerlendirme yapıyor. Coddou, çağdaş Brezilya mimarlığının uluslararası ortamda nasıl yeniden yer aldığını anlatırken, ülkedeki genç nesil mimarların sahip olduğu kolektif bilince ve vazgeçilmeyen sadelik arayışına vurgu yapıyor. Brezilyalı mimarlar Gabriel Duarte ve Renata Bertol ise, “Katı Rasyonalizm mi, Biçimsel Gelişigüzellik mi?” başlığı altında genç kuşak mimarların beton malzeme kullanımıyla ilgili eleştirel bir değerlendirme yapıyorlar. Son olarak, Alper Semih Alkan ise Hollanda’da düzenlenen Çağdaş Brezilya sergi dizisi üzerinden Brezilya’nın son dönemdeki kentleşmesinin dışarıdan bir gözle uluslararası ortamda nasıl okunduğunu gözler önüne seriyor.
(devamı…)
![]()
BETONART’ın Yaz 2009 sayısı beton malzemenin alışılmadık kullanım alanlarını gündeme taşıyor. “Mimarlığın temel malzemesi olan beton, yenilikçi fikirlerin peşinde, alışılmadık bir ölçeğe, endüstri ürünlerine inerse ne olur?” sorusundan yola çıkılarak, betonun farklı ölçek ve işlevlerdeki kullanımlarına dair özgün örneklere yer veriliyor.
“Beton” aksesuarlar, kol düğmeleri, yüzükler, kolyeler…
Çiğdem Kaya’nın editörlüğünü üstlendiği “Beton ile Sıradışı Ölçekler” dosyasında, endüstriyel tasarımda beton kullanımının hayalgücünü zorlayan örnekleri ele alınırken, deneysel tasarım süreçleri inceleniyor. Burcu Yançatarol ve Elif Küçüksayraç, betonun kullanıldığı endüstri ürünleri tasarımlarına örnekler verirken, soğuk olarak tanımlanan beton malzemeyi tasarımcıların nasıl bir avantaja dönüştürdüğünü aktarıyorlar. Gülname Turan ise “Tendeki Beton” başlıklı yazısında özellikle takı tasarımında beton kullanımına odaklanıyor. Beton bir abajur tasarlayan Marieke Rongen ile yapılan söyleşi de dosyada yer alıyor. Dosya kapsamında, endüstri ürünleri tasarımında özellikle 2000 yılından sonra beton ile yapılan deneylerin bir değerlendirmesi yapılırken, malzemeyle birebir çalışmanın, özgün tasarım arayışlarında önemi vurgulanıyor.
BETONART’ta yer verilen önemli başlıklardan bir diğeri ise, geçtiğimiz günlerde Pritzker Mimarlık Ödülü’nü alan İsviçreli mimar Peter Zumthor. İhsan Bilgin, Zumthor’un mimarlığını, Kuzey Ren-Vestfalya’daki iki yapısı üzerinden, Kolumba Müzesi ve Bruder Klaus Şapeli üzerinden değerlendiriyor.
Dergide ayrıca, Massimiliano ve Doriano Fuksas’ın Simon Peres Vakfı için Yafa’da inşa ettikleri Peres Barış Merkezi, Defne Dilber Stolfi ve Davide Stolfi’nin kaleme aldığı değerlendirme yazısıyla ele alınıyor. İspanyol mimarlık ofisi Lavin Arquitectos’un imzasını taşıyan ve İspanya’nın Tenerife adasında konumlanan Los Silos Gençlik Merkezi ile Longhi Architects’in Peru’nun başkenti Lima’da inşa ettiği Pachacamac Evi de dergide yer alıyor. Emine Yılmazgil’in kaleme aldığı, Zandbelt & Van Den Berg’in tasarımı olan Hollanda’daki villa tasarımları da dergideki bir başka proje. Erkan Kambek ise Rob-Mallet Stevens’ın mimarlığını değerlendiriyor, “modern” tanımını tartışmaya açıyor. Projeleri üzerinden mimarın tasarım anlayışı incelenirken, Türkiye’de gerçekleştirdiği tek yapısı olan Mecidiyeköy Likör ve Kanyak Fabrikası’na odaklanılıyor.
4-6 Kasım tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirilecek Urban Age konferansı, geçtiğimiz Mayıs ayında Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ), Bilgisayar Ortamında Tasarım Bilim Dalı’nın davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Branko Kolarevic’in mimarlıkta hesaplamalı tasarım üzerine verdiği konferans serisi de değerlendirilen diğer gündem maddeleri. h2o architectes’in Ductal beton ile tasarladıkları kent mobilyası ise içinde yer aldığı meydan tasarımı üzerinden değerlendirilirken, beton malzemenin sunduğu esneklik vurgulanıyor.
BETONART’a seçkin kitabevlerinden ulaşılabilir veya www.pab.com.tr/betonart websitesinden abone olunabilir.
Özgün projelerin yanı sıra mimarlık pratiğine ve kuramına yeni okumalar getirmeyi hedefleyen dosya konularıyla uluslararası mimarlık gündemini takip eden BETONART’ın yeni sayısı çıktı!
BETONART’ın ilkbahar sayısı yine belirli bir coğrafyanın modernleşme süreci içinde geçirdiği dönüşümü inceliyor. Bu sayının dosyasını oluşturan Erivan kentinin kendine has jeopolitik konumu ve tarihi dolayısıyla edindiği post-sosyalist kent kimliğinin mekansal izdüşümlerini masaya yatıran dosya editörü Şebnem Şoher’e, sanat eleştirmeni ve küratör Nazareth Karoyan ve sanatçı Vahram Aghasyan eşlik ediyor. Şebnem Şoher, Erivan’ın tarihinde baskın olan çeşitli ideolojiler sonucu kentsel dokunun dönüşümünü inceledikten sonra, işleriyle 10. İstanbul Mimarlık Bienali’ne de katılmış olan Vahram Aghasyan ile, sanatçının Ermenistan’daki Sovyet dönemi mimarlığına ait yapıların bugünkü durumları ve bunları ortaya çıkaran ideolojilerin toplumsal anlamlarını araştıran işleri üzerine bir söyleşi yapıyor. Nazareth Karoyan ise kamusal alanı, Sovyet sonrası Erivan kentsel planının sosyal ve sembolik nitelikleri üzerinden okuyor.
Geçtiğimiz aylarda yitirdiğimiz Sverre Fehn de, Ada Louise Huxtable tarafından Pritzker Ödülleri için kaleme alınan okumayla dergide yer buluyor. İsviçreli mimar Valerio Olgiati’nin kırmızı renkli beton ile tasarladığı atölye-ev’i ve çoğul bir biçim dili benimseyen Weng Shu ve Lu Wenyu’nun Çin Sanat Akademisi Xiangshan Kampusu’nun yanı sıra dergideki diğer projelerden Promontório Architects’in Mora Nehri Akvaryumu ve José María Sáez-David Barragán’ın Şili’de tasarladıkları Pentimento Evi prefabrik beton elemanlarla kurguladıkları yenilikçi tasarımlarıyla dikkat çekiyor.
Yadigar Esen ve Pınar Gökbayrak’ın, konferans vermek üzere İstanbul’a gelen SANAA ortaklarından Ryue Nishizawa ile yaptığı söyleşi, mimarın farklı coğrafyalarda ve farklı ölçeklerdeki işlerinin ortak noktası olarak öne çıkan iç-dış mekan ilişkisi meselesinin geleneksel Japon mimarlığının etkisiyle üstlendiği yeni yorumlar üzerine odaklanıyor. Yine derginin son sayısında yer alan Burçin Kürtüncü ve Funda Uz Sönmez’in İTÜ Maslak kampusu doğa parkı projesi için tasarladıkları ve ilk aşaması uygulanan duvar projeleri ise, sınır çekmeyen başka bir duvar tanımının peşinde.
Geçtiğimiz sonbaharda İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından açılan Urla-Çeşme-Karaburun Yarımadası Fikir Yarışması süresince ve ödül töreninde organizasyonun ne kadar iyi yapıldığını ve Belediye İmar Müdürlüğü’nde çalışanların yarışmayı ne kadar benimseyip hassasiyetle çalıştıklarını görmüş ve çok mutlu olmuştuk. Yarışmanın ardından kapsamlı bir kitap yapmak istediklerini söyleyip bizimle birlikte diğer tüm ödül alan ekiplerden yarışma raporlarını baskıya uygun formatta talep ettiklerinde de Belediye’nin “yarışma yapıldı-hevesimizi aldık-rafa kalktı” tavrında olmadığını görmüştük. Yarışmanın ana ürünü her ekibin teslim ettiği 100 sayfayı geçmeyecek şekilde hazırlanmış rapor kitapçıklarıydı. Bunlar bir kitap haline getirilecek ve yerel belediyelerin de içinde olduğu karar verme düzeyindeki isimlere ulaştırılacaktı…
Geçenlerde önce bir e-posta geldi; kitabın hazır olduğunu bildiren ve bizi kitap tanıtım toplantısına davet eden. Yine hassas bir davranış; yine olumlu tavrın devamı… Birkaç gün sonra kargoyla elimize kitap ulaştı. Gerçekten çok iyi hazırlanmış, kağıt kalitesinden raporların birebir teslim edilmiş haliyle dizimine, jüri toplantı tutanaklarının ve oylamanın tüm detaylarına kadar açık olarak sunulduğu giriş bölümüne kadar her şey özenli.. Üstelik iki cilt; 1., 2. ve 3. ödül ilk ciltte, mansiyonlar ikinci ciltte toplanmış… Her şey çok güzel hala… Ta ki ödül alan yarışmacı ekiplerin isimlerinin kitapların hiçbir yerinde yazılmadığını fark edene kadar… ??? Bu kadar hassas çalışan bir ekibin bu noktayı atlamış olmasına hiç anlam veremedik açıkçası… Belediye’yle konuşup ondan sonra yorum yazmak daha doğru olur elbette ama yine de fikir sahiplerinin isimlerinin geçmediği bir yarışma kitabı ancak büyük bir dalgınlık sonucu hazırlanmış olsa gerek!!! Seçim öncesi tüm kitapların bittiğini ve 2. baskı yapabileceklerini söylemişti Belediye’deki yetkililer. Kitabı hazırlayan tüm ekibe teşekkür ederiz ama eğer 2. baskı yapılacaksa mutlaka düzeltilmesi gerekiyor bu hatanın.
Geçen hafta 17 Şubat Çarşamba günü YEM’de bir konferans vermek için İstanbul’a gelen SANAA’nın ortaklarından Ryue Nishizawa ile Betonart için bir söyleşi gerçekleştirdik. Tokyo Üniversitesi’nde bir sene araştırma öğrencisi olarak bulunan Yadigar Esen ile birlikte yaptığımız söyleşide, özellikle NY’daki New Museum, Essen’deki Zollverein Okulu ve Tokyo’daki Moriyama Evi üzerinden Nishizawa’nın mimarlığını, SANAA’nın mimarlığa yaklaşımını konuştuk.
Projelerinde genellikle beyaz renk ve cam yüzeylere ağırlık veren, genellikle sade bir dil tercih eden SANAA’dan Nisihzawa, her ne kadar söyleşide farklı bağlamları tasarımlarında dikkate aldıklarını (örneğin New Museum’u, arazi New York’ta olduğu için çevresinden ayrışan bu formuyla tasarlayabildiklerini) söylese de, dışarıdan bir gözle bakınca tasarımlarındaki ortak noktaların fazlalığı ve yaklaşım benzerliği çok açık.
İster New York gibi mimarın kendi tabiriyle “insanların enerjisiyle şekillenen bir kentte”, ister Essen gibi Orta Avrupa’nın bir küçük bir kentinde, ister içinde ‘gizli bir düzen’ barındıran kaotik Tokyo’da tasarım yapsınlar, sonuç ürünlerinde iç-dış mekan ilişkisi, geçirgenlik ve homojen bir mekan üretmek ve bu homojenliğin farklı deneyimlerle dönüşmesini istemek (bu tamamen benim yorumum; söyleşide kendisine bu yorumumu nasıl değerlendirdiğini de sorma fırsatı buldum) gibi temel prensipler ortak. Tüm bu ortak prensiplerin temelinde de SANAA’nın modern mimarlığa Japon estetik anlayışını ve kültürünü çok iyi entegre etmeleri olduğuna inanıyorum. Açıkçası, çağdaş Japon mimarların çoğunda rastladığım bu farklı zihin yapısının temelini bu başarılı entegrasyon sürecine bağlıyorum.
Japon kültürünün, özellikle Moriyama Evi’ndeki mekan ilişkisi bağlamında etkileri çok açık. Evin odaları (ki bu odaların/ünitelerin bazıları farklı kullanıcılara ait) arasında kalan ve komşularla paylaşılan ortak alanlardaki “görünmez” sınırda ya da cephesi boydan boya cam olan ve bahçeye bakan banyo ünitesinde görüldüğü gibi, mahrem algısının ve kamusallık anlayışının Japon kültüründe farklı olması bambaşka bir planimetri kurdurabiliyor insana.
Japon kültürü ve bakış açısı, örneğin Nishizawa’ya, “starchitect” kavramı üzerinden mimarların yapılarının önünde durmalarını ve bir görünürlük çabası/ihtiyacı içinde olduklarını, mimarlık ortamının da bunu desteklediğini söylediğimde bu durumu bu şekilde algılamayacak bir zihin yapısını da beraberinde getiriyor.
Henüz söyleşi yayınlanmadan daha fazla yorum getirmek istemiyorum; sadece söyleşinin izi zihnimde henüz canlıyken birkaç şey yazayım istedim. Söyleşi ise Betonart’ın İlkbahar sayısında yer alacak.
BETONART’ın 21. sayısı peyzaj konusunu masaya yatırıyor. Türkçe’de daha çok doğa ile ilişkilendirilen peyzaj, aslında İngilizce karşılığında çok boyutlu bir anlam taşıyor. BETONART’ın son sayısı da, peyzajı bu çok yönlü anlamıyla ele alıyor ve Japonya örneği üzerinden doğal ve yapay peyzajı gündeme getiriyor. Japonya’da kırsal peyzajda doğayı kontrol altına almak üzere yapılan altyapıya ilişkin müdahaleler ve bu mühendislik projelerinde mimarlarla peyzaj tasarımcılarının rolü konunun bir yönünü oluştururken, özellikle Tokyo özelinde yapılı çevre yani kentsel peyzaj (urban landscape / cityscape) alanlarındaki yığılma da tartışmanın diğer bir boyutu. Doğal peyzajın tasarlanan çevrenin bir parçası olarak son dönemde yeniden ele alınmaya başlanmasının nedenlerinden biri olarak özerk tasarım disiplinlerinin son dönemde tekrar etkileşim içerisine girmesi de “Japonya’da Peyzaj: Ehlileştirilmiş Doğa” dosyasının alt tartışması. Editörlüğünü Ömer Kanıpak’ın yaptığı dosyada Deniz Aslan kentlerde yapaylaştırılan doğadan söz ederken, Yadigar Esen Tokyo’nun altyapı projelerine paralel olarak kentleşme sürecini Japon kültürü üzerinden okuyor. Projelerinde geleneksel Japon mimarisini 21. yüzyıla uyarlamayı hedefleyen Japon mimar Kengo Kuma, Tokyo Üniversitesi’nde beton üzerine araştırmalar yürüten mühendis Koichi Maekawa ve yine Tokyo Üniversitesi’nde peyzaj tasarımı kuramı üzerine doktora çalışmasını tamamladıktan sonra halen Avustralya’da Adelaide Üniversitesi’nde öğretim üyeliğini sürdüren Heike Rahmann ile yapılan söyleşilerle dosya tamamlanıyor.
BETONART’ın bu sayısında ayrıca Pelin Tan’ın 11. Venedik Mimarlık Bienali’nin ardından mimarlıkta görsel temsiliyet ve mimarlığın ötesinin krizini ele aldığı metni, İspanyol ofis Ensamble Studio’nun taşıyıcının ana tasarım elemanı olarak kurgulandığı Madrid’deki Hemeroscopium Evi, Fransız ofis ECDM’nin zarif bir beton deri giydirdiği Thiais RATP Otobüs Merkezi, çok yönlü mimari üretimleriyle Lizbonlu ofis ARX Portugal’ın Barreiro Yüksek Teknoloji Okulu ve MMBB arquitetos’un modernist üslubuyla dikkat çeken São Paulo’daki Vila Romano Evi proje okumalarıyla yer alıyor. İtalyan mimar Giuseppe Terragni ise 1932 yılında Faşist Parti’nin belediye binası olarak tasarladığı İtalya’nın Como kentindeki Casa del Fascio (Faşist Evi) projesi üzerinden Didem Yavuz tarafından tartışılıyor.
BETONART’a seçkin kitabevlerinden ulaşılabilir veya www.pab.com.tr/betonart websitesinden abone olunabilir.
2004 yılından beri yayınlanan Betonart mimarlık dergisi 2008′den itibaren PAB Mimari Tasarım tarafından hazırlanacak. PAB’in içerik, tasarım ve organizasyonundan sorumlu olduğu ilk sayı ise geçtiğimiz günlerde çıktı. Abonelerine dağıtımı devam eden derginin websitesi de yenileniyor. Dergiye websitesindeki bilgiler aracılığıyla abone olunabilir ya da dergi websitesindeki listede bulunan kitabevlerinden temin edilebilir.
Türkiye Çimento Müstahsilleri Birliği‘nin bir yayını olan ve mimarlık kültürüne katkıda bulunacak şekilde çeşitli etkinliklere de sponsor olan Betonart, 2004-2007 yılları arasında Arkitera Mimarlık Merkezi tarafından hazırlanıyordu. Danışma kurulu ve yayın ekibi değişmeyen dergiye, Arkitera’nın manevi desteği yine devam ediyor.
Yazmakta biraz geciktim ama Betonart’ın 15. sayısı çoktan çıktı…
15. sayının en can alıcı bölümlerinden biri dosya editörlüğünü Boğaçhan Dündaralp’in yaptığı ve proje okumalarına Deniz Güner ve Burak Altınışık’ın eşlik ettiği “Betonun Halleri” dosyası. Betonun farklı biçim ve durumlarını, dünyanın çeşitli yerlerinden farklı projelerle ortaya koyan mimarlar, adeta güncel bir mimarlık atlası ortaya çıkarıyor.
Geçtiğimiz yıl, uluslararası basında İstanbul’un adı çokça geçti. Kent kültürü dergilerinden, New York Times gibi ünlü gazetelerin gezi sayfalarına kadar pek çok farklı mecrada İstanbul mutlak bir gezi destinasyonu olarak “Batılı” dünyaya yeniden tanıtıldı. Kent adeta yeniden keşfedildi.
Bu furyanın içinde, ama genel “keşif” tavrına mesafeli duran mimarlık yayınlarında da neredeyse eşzamanlı olarak İstanbul yer buldu. Domus’un 904. sayısında Intersections bölümünde, “Self-Sevice City” başlığı altında Karakas, Nairobi’den Kibera, Bombay’dan Dharavi ile birlikte İstanbul’dan Sultanbeyli’nin bir tatışma nesnesi olarak ele alınmasının ardından, Abitare bir adım daha ileriye giderek, Mayıs 2007 sayısını tamamen İstanbul’a ayırdı.