İyimserlik Gerekli

Bienal’in açılışını haber veren yazının ardından, Bienal’de mekan seçimine ilişkin yazıdır. Metin ayrıca, Betonart‘ın Sonbahar 2007 sayısında yayınlanmıştır.

“Sanat Hiç Bu Kadar İyimser Olmamıştı” sloganıyla İstanbulluları kentin çeşitli yerlerindeki etkinliklere ve sergilere davet eden 10. Uluslararası İstanbul Bienali, 8 Eylül-4 Kasım arası yerli ve yabancı pek çok sanatseveri İstanbul’a çağırıyor. Bienalin küratörlüğünü üstlenen Hou Hanru’nun “İmkansız Değil, Üstelik Gerekli: Küresel Savaş Çağında İyimserlik” temasıyla yola çıktığı bu yılki bienalin kanımca en ilgi çekici tarafı; seçilen mekanlar, mekanların kentle olan ilişkilerinin sorgulanması ve mekanların sanat eserleri üzerinden yeniden üretilme çabası. Bienal’i seçilen mekanlar üzerinden okumaya geçmeden önce, mekanların seçimini mümkün kılan kavramsal temayı Hou Hanru’nun gözünden biraz açmak taraftarıyım:

Hanru’nun güncel küresel ve yerel politik gündemi göz önünde bulundurarak, küresel çatışmalar ve küresel çatışmalara karşı durabilmek için yeniden tariflenen yerel modernlikler eksenine oturttuğu kavramsal tartışma, oldukça yerinde gözüküyor. Küresel savaş çağında, çatışma ve çarpışmaların yoğunlukla tanımı gereği küresel bir proje olan Üçüncü Dünya?da gerçekleştiğini ve Batılı liberal kapitalist güçlerin dayatması karşısında toplumsal hareketliliklerin gözlendiğini belirten Hanru, kavramsal temanın altındaki esas endişesini şu sözlerle açıklıyor: “Bu toplumsal hareketlilikler aynı zamanda uzun süredir ‘gömülü’, sağ milliyetçilik, etnomerkezcilik, ırkçılık ve dini tutuculuk gibi birçok muhafazakar ideolojiyi ve değerleri de uyandırdı ve bu grupların ‘yeniden doğması’na ve kritik toplumsal boşluklar içerisinde popüler olmasına izin verdi.

Üçüncü Dünya şimdi bir çelişki ile karşı karşıya; ‘yeniden doğuş’a varabilmek hem bir kriz hem de bir hedef haline geldi. Kilit soru, batılı olmayan dünyanın hala, liberal kapitalizmin sürüklediği ve Batılı güçlerin tahakkümü altındaki küreselleşmenin doğurduğu zorluklar karşısında etkili modernleşme ve modernlik modelleri icat edip edemeyeceği.”

Hanru, Türkiye’nin son dönemde yaşadığı politik ikilemleri de dikkate alarak, küresel ölçekte başlattığı tartışmayı ülke ölçeğine şu sözlerle taşıyor: “Türkiye toplumunu mevcut çelişkili durumundan çıkarmak için, bireysel haklara ve hümanist değerlere saygı üzerine kurulu, aşağıdan gelen, gerçekten demokratik bir modernleşme ve modernlik projesi gerekmektedir. Bu geçiş halindeki küresel durum için de geçerli.”

Sanatla ilgilenen ilgilenmeyen herkesin şu sıralar üzerine çokça kafa yorduğu politik ve kültürel sorunlarımıza başka bir perspektiften bakmayı öneren İstanbul Bienali’nin kendisinin de Türkiye?nin modernleşme projesinin bir parçası olduğunu belirterek Hanru aslında, Türkiye’nin kendi modernleşme projesini yeniden icat ettiği bugünlerde sanatın önemli bir araç olduğunun altını çiziyor. Geçtiğimiz yıl “Other Modernisms” (Öteki Modernizmler) başlığını taşıyan Docomomo toplantılarını da hatırlayacak olursak, artık tek bir modern tanımının olmadığı ve “öteki” modernizmlerin de kendilerini yeniden tanımlama ve yeniden inşa etme endişeleri, farklı düşün alanlarının paralel gündemi durumunda olduğunu görüyoruz. Türkiye’nin siyasi ve kültürel gündemi de bu tartışmaların birebir izdüşümü aslında.

Hanru, modern dünya görüşünü hazmetme, kendini yeniden kurgulama çabası içinde olan Türkiye’nin mevcut gündemini küresel politik durumla doğru ilişkilendiriyor. Küresel politikadan yerel politikaya sıçrayarak, bu defa tartışmayı kent ve kentsel kamusal alanlar ölçeğine taşırken, bir yandan da artık kurduğu kavramsal altyapı doğrultusunda bienalin mekan seçenekleri yavaş yavaş belirmeye başlıyor. Ana mekanlar olarak Atatürk Kültür Merkezi, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı ve Karaköy 3 no.lu Antrepo’yu seçen Hanru, bu bina ve mekanları “şehrin kentsel modernleşmesinin çeşitli yüzlerinin ve modellerinin simgesel ve fiziksel aynaları” oldukları için gündemine alıyor: “Bu mekanlarda, cumhuriyetçi devrimin ve modernleşmenin ütopyacı projesi, canlı, sürekli değişen ve ‘karmakarışık’ hem uyumlu hem çatışan, gerçekliğiyle buluşuyor. Bunlar modern şehirle ilgili tepeden inmeci görüşün, fark ve melezliği savunan ve yaygınlaştıran, alttan gelen hayal gücü ve eylemlerle çatıştığı yerler.”

Alışılageldik bir serginin ötesinde kenti çepeçevre saran ve 24 saat uyumayan bir bienal örgütleyen Hanru’nun kanımca en büyük başarısı, doğru bir zamanda ortaya attığı tartışma ve bu tartışmayı kentsel ve mekansal ölçeğe doğru bir kanaldan taşıyan yer seçimleri.

Kentte bir süredir süregelen tartışmaları küresel ölçekli politikalarla yan yana getirip altmetni çok doğu kurgulayan Hanru’nun seçtiği ana mekanlardan ilki Atatürk kültür Merkezi. AKM’nin artık fonksiyonel gereksinimlere karşılık veremediği için yıkılıp yerine programı tam da netlik kazanmamış bir kompleks inşa etme girişimi halen gündemde ve muğlak durumda olduğu için “Yakmalı mı Yakmamalı mı” alt başlığı da oldukça anlamlı. Kemalist modern ulus devlet projesinin önemli bir simgesi olan AKM’nin yıkım sürecine sadece ekonomik faktörlerin değil, aslen siyasi ideolojilerin yön vermesi nedeniyle bienal mekanı olarak seçilirken, “ölümcül bir krizle karşı karşıya” olan yapının varlık nedeni, temsil ettiği ideoloji ve ütopyacı vizyonunun tekrar gündeme getirilmesi ve bu tartışmaya bienalin farklı bir açılım getirmesi bekliyor.

Bienalin bir diğer ana mekanı -ve kanımca en etkili mekan seçimi- ise, İstanbul Manifaturacılar Çarşısı. İstanbul’da kentsel modernleşmenin ilk örneklerinden olan, geleneksel kent ile modern kenti sırt sırta, yan yana getiren, geleneksel kentin kendiliğinden gelişen örüntüsünü modern mimarlık aracılığıyla yeniden yorumlayan İMÇ’yi Hanru, “mega-şehrin küçük bir evrene sıkıştırılmış hali” olarak okuyor ve “Türkiye’nin modernleşme sürecinin ve modernliğinin çeşitliliğinin gerçek bir imgesi” olarak tanımlıyor. “Dünya Fabrikası” alt başlığını koyarak da, İMÇ’nin varlık nedeni olan ekonomik üretimin küresel dünya içerisindeki yerini tartışmaya açıyor. Mekan hem değişen ekonomik sistemi sorgulamak için doğru bir seçim, hem de bu değişimle de ilintili olarak genel “yıkıp yeniden yapalım” furyası içinde hedef haline gelen bir diğer yapı olduğu için AKM ile birlikte Bienal’de var olmaları kente dair fikir üreten herkes için önemli.

Bienal?in üçüncü ana mekanı ise Karaköy 3 no.lu Antrepo. Karaköy Limanı eski önemini yitirmiş olsa da, Hanru hala burayı kentsel/jeopolitik konumuyla önemli ve dikkate değer buluyor. “İstanbul’un, yarımkürenin her iki yönüne de bakan kapısı” olarak tariflediği limanı melez bir “çokluk” şehri, yoğunlaştırılmış bir “Entre-polis” olarak yorumluyor.

Bu üç ana mekan dışında “gecegezenler” projesiyle kent içine dağılan, santralistanbul ve Kadıköy Halk Eğitim Merkezi’ndeki paralel etkinliklerle zenginleşen Bienal’e katılan ürünlerin de en az tema ve mekanlar kadar heyecan verici olduğunu söylemek için biraz iyimser olmak gerekli. Ancak belki de bunu temanın ve mekanların kendi güçleriyle başa çıkmanın zorluğuna bağlamak daha doğru olacaktır. Kanımca Hanru’nun ve 10. İstanbul Bienali’nin en büyük başarısı, kenti çoklu modernlikler tartışması ekseninde sorunsallaştırma biçimi, buna bağlı olarak mekan seçimi ve seçtiği mekanları kentsel ve ideolojik bir bakış açısıyla yeniden okuma, yeniden anlamlandırma endişesi. Baş etmesi oldukça zor bir tema ve kendi başlarına yeterince etkili ve gündemdeki tartışmalarla daha da çetrefilli bir problematiğin konusu olan mekanlarda sergilenen ürünleri ise, belki de Türkiye’nin modernleşme hikayesini tartışmak için bir vesile olarak görmek yeterli olacaktır.

Kaynak:

10. Uluslararası İstanbul Bienali Kataloğu, İKSV, İstanbul, 2007.

Yorum yapın