Abitare demişken…

58539.jpg

Geçtiğimiz yıl, uluslararası basında İstanbul’un adı çokça geçti. Kent kültürü dergilerinden, New York Times gibi ünlü gazetelerin gezi sayfalarına kadar pek çok farklı mecrada İstanbul mutlak bir gezi destinasyonu olarak “Batılı” dünyaya yeniden tanıtıldı. Kent adeta yeniden keşfedildi.

Bu furyanın içinde, ama genel “keşif” tavrına mesafeli duran mimarlık yayınlarında da neredeyse eşzamanlı olarak İstanbul yer buldu. Domus’un 904. sayısında Intersections bölümünde, “Self-Sevice City” başlığı altında Karakas, Nairobi’den Kibera, Bombay’dan Dharavi ile birlikte İstanbul’dan Sultanbeyli’nin bir tatışma nesnesi olarak ele alınmasının ardından, Abitare bir adım daha ileriye giderek, Mayıs 2007 sayısını tamamen İstanbul’a ayırdı.

abitare1.jpgDergi, bir yandan Mimar Sinan’ı -beklenildiği üzere- unutmazken, diğer yandan Bruno Taut’a ve Seyfi Arkan’ın Florya Köşkü’ne de geniş yer ayırmış. Bir yandan Pera’yı ve Pera’nın kozmopolitliğini, biraz da nostaljik bir havayla sayfalarına taşırken, diğer yandan Haliç’te Rahmi Koç Müzesi ve Santral İstanbul’un ivmeleri başta olmak üzere yaşanan dönüşümü aktarmış. Bir yandan endüstriyel ürün tasarımında uluslararası alanda kendini kanıtlayan genç ve çağdaş isimlere yer verirken, bir yandan “Spontane Tasarım” başlığı altında İstanbullu’nun günlük sokak yaşantısının bir parçası olarak, pratik “zihni sinir” çözümlerine de işaret etmiş.

Vasıf Kortun’la Çağdaş Türk Sanatı’nı konuşmuş, güncel Türk sinemasına ve grafik tasarımına hatırı sayılır yer ayırmış.

Uluslararası mimarlık dergilerinde “İstanbul” denince görmeye alıştığımız Galataport, Gön Fabrikası, Optimum Evleri gibi yegane örnekleri bu defa Abitare sayfalarına almış. Bu arada eklemeliyim ki, bu örneklere bakarken, bu denli devinimi yüksek bir kentte mimarlığı hep aynı örnekler üzerinden tasvir etme zorunluluğunda kalışımız ise hepimizin kafasını kurcalamalı. Uluslararası mimarlık gündeminde İstanbul’un birden gözde olmasının bir diğer sebebi olan Küçükçekmece ve Kartal Kentsel Dönüşüm projeleri de yine yeni projeler başlığı altında dergide yerini bulmuş. Kentin banliyölerindeki gelişme ve -Domus’a istinaden- “self-service” kentsel alanların konu edilmemesi ise, İstanbul’un sadece “makyajlı yüzünün” dergi sayfalarına yansıdığını hissettiriyor adeta.

Ancak, derginin içeriğinde kişisel olarak benim en ilginç bulduğum bölüm, Anna Fappiano’nun hazırladığı “İstanbul Görüşleri”. 3 farklı İstanbul görüşünü kaleme alan Fappiano, önce Melling gravürlerine eşlik eden Orhan Pamuk satırlarındaki İstanbul’u, ardından Le Corbusier’nin İstanbul gezisini ve son olarak da Sedad Hakkı Eldem’in İstanbul’unu kaleme alıyor. Çok enteresan detayların yer aldığı bu satırlarda örneğin, Corbusier’nin 22 Temmuz 1911 gecesi tanık olduğu İstanbul yangınıyla “mimari konstrüksiyonun ‘özü’nün açığa çıkışı”nı izlemesini ürpererek okuyorsunuz… Bu bölümü yazarın işaret ettiği enteresan ayrıntıların ötesinde benim için ilginç kılansa, İstanbul’un, İstanbul’u konu edinmiş-edinen-edinecek olan her yazara kendine has ve benzersiz bir “İstanbul Görüşleri Üçlüsü” yarattırabilecek denli zengin malzeme sunmasıdır…

Not. Bu yazıya da aldığım Nuri Bilge Ceylan’ın İstanbul karesi de İstanbul’un Orhan Pamuk’la birlikte sıkça konuşulmaya başlanan “hüzünlü” yanını tasvir etmek için Abitare sayfalarında kendine yer buluyor… (Giriş fotoğrafı: Nuri Bilge Ceylan, İstanbul, 2004)

Yorum yapın